İstinaf veya Temyiz İcra Takibini Durdurur mu?
Mahkeme aleyhinize karar verdi, kararı istinaf ettiniz ve birkaç gün sonra bir de icra emri aldınız. İlk bakışta bu iki işlem birbiriyle çelişkili görünebilir. “Karar henüz üst mahkeme tarafından inceleniyor, nasıl icraya konulabiliyor?” sorusu da tam bu noktada ortaya çıkar. Türk hukukunda kanun yoluna başvurulması ile mahkeme kararının icra edilmesi birbirinden ayrı süreçlerdir. Genel kural olarak istinaf veya temyiz başvurusu, kararın icrasını kendiliğinden durdurmaz.
Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun istinafa ilişkin 350. maddesi ile temyize ilişkin 367. maddesi bu sistemin temelini oluşturur. Bir karar kesinleşmeden icra edilebilir nitelikteyse, aleyhine istinaf veya temyiz yoluna başvurulmuş olması alacaklının ilamlı icra takibi başlatmasına tek başına engel değildir.
Örneğin mahkeme davalının davacıya 750.000 TL ödemesine karar vermiş olsun. Davalı hükmü hatalı bulup süresi içerisinde istinaf başvurusu yapabilir. Buna rağmen karar kesinleşmeden icra edilebilen nitelikteyse davacı ilamlı icra takibi başlatabilir. Borçluya icra emri gönderilebilir ve gerekli hukuki önlemler alınmazsa takip cebri icra aşamasında ilerleyebilir.
Buradaki temel ayrım, kararın kesinleşmeden icra edilip edilemeyeceğidir. Kanun yoluna başvurunun icrayı kendiliğinden durdurmaması genel kural olmakla birlikte, bazı kararların yerine getirilebilmesi için kesinleşmesi gerekir. HMK m.367 kapsamında kişiler hukuku, aile hukuku ve taşınmaz mal üzerindeki ayni haklara ilişkin kararlar bu bakımdan özel önem taşır. Özel kanunlarda kesinleşme şartına bağlanan başka hükümler de bulunabilir.
Bu yüzden “istinafa başvurdum, icra yapılamaz” cümlesi kadar “bütün kararlar kesinleşmeden icra edilir” cümlesi de eksiktir. Önce icraya konulan hükmün niteliğine bakılmalıdır.
Kesinleşmeden icra edilebilen bir karar söz konusu olduğunda borçlu açısından İcra ve İflas Kanunu'nun 36. maddesinde düzenlenen icranın geri bırakılması kurumu önem kazanır. Kanun yoluna başvurulmuş olması ile icranın geri bırakılmasının sağlanması aynı hukuki sonuç değildir. İstinaf veya temyiz, hükmün esas bakımından denetlenmesini amaçlar; icranın geri bırakılması ise kanun yolu incelemesi devam ederken kararın cebren uygulanmasına ilişkin ayrı bir mekanizmadır.
Uygulamada hâlen “tehiri icra” ifadesiyle de karşılaşılsa da güncel kanuni terminolojide icranın geri bırakılmasından söz edilmektedir. Borçlunun yalnız istinaf veya temyiz dilekçesini icra dosyasına sunması, takip işlemlerinin otomatik biçimde sona ermesi anlamına gelmez. İİK m.36'da öngörülen şartların yerine getirilmesi ve ilgili sürecin yürütülmesi gerekir.
Bu süreçte teminat konusu önemlidir. Kanun, borçlunun hükmolunan para veya eşyanın resmî bir mercie depo edildiğini ispat etmesi, kabul edilebilir bir teminat göstermesi veya maddede belirtilen diğer güvence imkânlarından yararlanması üzerinden bir sistem kurmuştur. Amaç, kanun yolu incelemesi devam ederken bir taraftan borçlunun cebri icraya karşı korunabilmesi, diğer taraftan da alacaklının ileride tahsil imkânının güvence altında tutulmasıdır.
İcra takibinin hangi aşamaya ulaştığı da gözden kaçırılmamalıdır. Kanun yoluna başvurulduktan sonra icra dosyasında hiçbir işlem yapılmayacağı düşüncesiyle beklemek, borçlu açısından haciz ve devamındaki cebri icra işlemleriyle karşılaşma riskini doğurabilir. İstinaf veya temyiz dosyası ile icra dosyasının aynı anda takip edilmesi bu yüzden önem taşır.
Diğer taraftan, kesinleşmesi zorunlu olan bir karar henüz kesinleşmemişse mesele farklıdır. Burada borçlunun temel iddiası “Kesinleşmeden icra edilebilen bir kararın icrasını geçici olarak durdurun” değildir; henüz icra edilebilir hâle gelmemiş bir hükmün takibe konulduğu ileri sürülmektedir. İki durumun aynı hukuki yol üzerinden değerlendirilmesi doğru olmaz.
Kanun yolu incelemesinin sonunda verilecek karar da icra dosyasını etkileyebilir. İlk derece hükmünün ayakta kalması hâlinde takip buna göre devam eder. Hükmün kaldırılması veya bozulması ise farklı sonuçlar yaratabilir. İlam daha önce tamamen veya kısmen icra edilmişse, şartları oluştuğunda İcra ve İflas Kanunu'nun 40. maddesindeki icranın iadesi hükümleri gündeme gelebilir.
Özellikle para alacağına ilişkin kararlarda borçlu açısından yapılacak değerlendirme yalnız “istinaf süresini kaçırdım mı?” sorusuyla sınırlı kalmamalıdır. İcra dosyasının açılıp açılmadığı, icra emrinin tebliğ edilip edilmediği, kararın kesinleşmeden icra edilebilir olup olmadığı ve icranın geri bırakılması için gerekli işlemlerin zamanında yapılıp yapılmadığı da kontrol edilmelidir.
Alacaklı açısından ise istinaf veya temyiz başvurusunun varlığı her durumda tahsil için kanun yolu sürecinin sonunu beklemek zorunda olduğu anlamına gelmez. İcraya elverişli bir hüküm varsa takip başlatılabilir. Bununla beraber hükmün daha sonra kanun yolu incelemesinde değişmesi ihtimali ve bunun icra dosyasına doğuracağı sonuçlar da hesaba katılmalıdır.
İstinaf veya temyiz ile icra takibi aynı karar üzerinden yürüyebilir, fakat aynı işi yapan süreçler değildir. Biri mahkeme kararının hukuka uygunluğunu denetlerken diğeri hükmün cebren yerine getirilmesini sağlar. Bu yüzden bir karar kanun yoluna götürüldüğünde yalnız üst mahkemedeki dosyanın değil, aynı karara dayanılarak yürütülen icra dosyasının da ayrıca takip edilmesi gerekir.