Egemen Hukuk Bürosu
Borçlunun akrabasına yaptığı taşınmaz ve araç satışlarının tasarrufun iptali bakımından değerlendirilmesi

Borçlunun Akrabasına Yaptığı Satış İptal Edilebilir mi?

Borçlunun evini, arsasını veya aracını bir akrabasına satması, özellikle borçların ödenmediği bir dönemde gerçekleşmişse alacaklı bakımından şüphe uyandırabilir. Buna rağmen hukukta “akrabasına sattı, satış geçersizdir” şeklinde genel bir kural bulunmaz. Akrabalık ilişkisinin derecesi, işlemin zamanı, satışın gerçekliği ve İcra ve İflas Kanunu'nda düzenlenen iptal sebepleri ayrı ayrı değerlendirilir.

Tasarrufun iptali davalarında akrabalığın önemini anlayabilmek için önce iki farklı meseleyi ayırmak gerekir. Birincisi, kanunun bazı yakın kişiler arasında yapılan işlemleri özel olarak düzenlemesidir. İkincisi ise alacaklılara zarar verme kastına dayalı işlemlerde üçüncü kişinin borçlunun durumunu bilip bilmediğinin değerlendirilmesidir. Akrabalık her iki alanda da önem taşıyabilir; fakat aynı hukuki sonucu doğurmaz.

İcra ve İflas Kanunu'nun 278. maddesinde, kanunda belirtilen dönem içinde yapılan bağışlamalar ve ivazsız tasarruflarla birlikte bazı işlemler bağışlama gibi kabul edilmiştir. Kanunun yakınlık derecesine ilişkin düzenlemesi bütün akrabaları sınırsız biçimde kapsamaz. Bu nedenle “akraba” sözcüğünü tek başına kullanmak hukuken yeterli değildir; borçlu ile devralan arasındaki somut hısımlık derecesinin belirlenmesi gerekir.

Örneğin borçlunun çocuğuna yaptığı satış ile uzak bir akrabasına yaptığı satış aynı hüküm altında değerlendirilmek zorunda değildir. Kanunun yakın hısımlara ilişkin özel düzenlemesinin kapsamına giren bir işlemde, tapuda satış gösterilmiş olması veya belirli bir bedel ödenmiş olması tek başına tasarrufu iptal incelemesinin dışına çıkarmaz.

Diğer taraftan, özel yakınlık hükmünün kapsamı dışında kalan bir akrabaya yapılan satış da otomatik olarak korunmuş sayılmaz. İşlem, şartları varsa İcra ve İflas Kanunu'nun diğer iptal sebepleri kapsamında incelenebilir. Özellikle alacaklılara zarar verme kastına ilişkin hükümler burada önem kazanabilir.

Satış bedeli bu incelemenin merkezindeki unsurlardan biridir. Taşınmazın gerçek ekonomik değeri ile tarafların kararlaştırdığı bedel arasında dikkat çekici bir fark bulunması, işlemin niteliği konusunda önem taşıyabilir. Ancak yalnız tapu senedindeki bedel ile güncel ilan fiyatlarını karşılaştırıp sonuca varmak sağlıklı değildir. Taşınmazın işlem tarihindeki gerçek değeri esas alınmalı; gerekiyorsa bilirkişi incelemesi yapılmalıdır.

Bedelin gerçekten ödenip ödenmediği de satışın ekonomik gerçekliğini anlamada önemlidir. Tapuda “satış” yapılmış fakat devralan akrabanın borçluya herhangi bir ödeme yaptığı gösterilemiyorsa, işlemin görünürdeki şekli ile ekonomik içeriği arasında farklılık bulunabilir. Banka kayıtları, ödeme belgeleri ve tarafların mali gücü bu noktada önem kazanır.

Örneğin düzenli geliri bulunmayan bir yakının yüksek değerli bir taşınmazı satın aldığı ileri sürülüyorsa, satış bedelinin hangi kaynakla karşılandığı araştırılabilir. Buna karşılık devralanın yeterli mali gücü bulunduğu, bedeli banka aracılığıyla ödediği ve taşınmazı fiilen kullanmaya başladığı bir işlem farklı bir delil görünümü ortaya koyar.

Taşınmazın devrinden sonra borçlunun davranışları da dikkate alınabilir. Borçlu satıştan sonra evi kullanmaya devam ediyor, kiraları toplamayı sürdürüyor veya mal üzerinde malikmiş gibi tasarrufta bulunuyorsa bu durum işlemin gerçek niteliğinin araştırılmasını gerektirebilir. Tek başına kullanımın devam etmesi her durumda iptal sebebi değildir; fakat diğer olgularla birlikte anlam kazanabilir.

Akrabalık, devralanın borçlunun mali durumunu bilip bilmediğinin değerlendirilmesinde de etkili olabilir. Yakın aile ilişkisi içinde bulunan bir kişinin borçlunun ağır mali sıkıntısını bilme ihtimali, birbirini hiç tanımayan kişiler arasındaki ticari işleme göre farklı değerlendirilebilir. Yine de mahkemenin incelemesi yalnız soyadı benzerliği veya akrabalık kaydıyla sınırlı değildir.

Alacaklı bakımından işlemin şüpheli görünmesi kadar alacağın tasarruftan önce doğmuş olması da önemlidir. Borçlu taşınmazını sattığı sırada dava konusu alacak henüz doğmamışsa, tasarrufun iptali hükümlerinin uygulanması bakımından farklı bir hukuki tablo ortaya çıkar. Takibin satıştan sonra başlaması ise tek başına engel oluşturmaz; alacağın gerçek doğum tarihi belirlenir.

Tasarrufun iptali davasının diğer koşulları da ortadan kalkmaz. Borçlu hakkında yürütülen takip, alacağın tahsil edilememesi ve aciz koşulu değerlendirilir. Akrabaya satış yapılmış olması, alacaklıya icra sürecini atlayarak doğrudan üçüncü kişinin malını sattırma hakkı vermez.

Dava kabul edildiğinde de satış sözleşmesi herkes bakımından yok sayılmaz. Özellikle taşınmazlarda tapu kaydının mutlaka borçlu adına döndürülmesi gerekmez. Alacaklı, kendi alacağı ve fer'ileriyle sınırlı olarak üçüncü kişi adına kayıtlı mal üzerinde cebri icra yoluyla haciz ve satış isteme yetkisi elde edebilir.

Akraba malı daha sonra başka bir kişiye satmışsa sonraki devir ayrıca incelenir. Sonraki kişinin iyi niyetli olup olmadığı ve iptal koşullarının onun bakımından bulunup bulunmadığı önem taşır. Devir zincirinin uzaması, ilk işlemin incelenmesini gereksiz kılmaz; ancak alacaklının hangi kişiye karşı hangi talebi ileri sürebileceğini değiştirebilir.

Süreler de gözden kaçırılmamalıdır. İcra ve İflas Kanunu'nun 284. maddesinde yer alan beş yıllık hak düşürücü sürenin yanında, dayanılan iptal sebebine özgü zaman koşulları bulunabilir. Bu yüzden yalnız “satış beş yıldan eski değil” tespitiyle yetinmek doğru değildir.

Akrabaya yapılan satışlarda hukuki değerlendirme, kişinin aile ağacındaki yerine bakılarak tamamlanamaz. Hısımlık derecesi, alacağın doğum tarihi, satışın zamanı, gerçek bedel, ödemenin kaynağı, borçlunun ekonomik durumu ve malın devir sonrasındaki kullanımı birlikte ele alınmalıdır. Akrabalık önemli bir göstergedir; fakat tasarrufun iptali davasında asıl mesele, yapılan işlemin kanunun hangi iptal sebebine girdiğinin somut delillerle ortaya konulmasıdır.