Mal Kaçırma Nedeniyle Tapu İptal Davası mı Tasarrufun İptali Davası mı Açılır?
Borçlunun evini veya arsasını başka bir kişiye devrettiğini öğrenen alacaklının ilk düşüncesi çoğu zaman “tapuyu iptal ettirmek” olur. Günlük dilde bu yaklaşım anlaşılır olsa da hukuken her mal kaçırma iddiası tapu iptal ve tescil davasıyla çözülemez. Alacaklının istediği şey borçlunun yeniden taşınmazın maliki olması değil, kendi alacağını o taşınmaz üzerinden tahsil edebilmekse tasarrufun iptali davası çoğu olayda çok daha farklı bir işleve sahiptir.
Tapu iptal ve tescil davası, tapu sicilindeki kaydın hukuken geçerli bir sebebe dayanmadığı veya gerçek hak durumunu yansıtmadığı iddiasıyla açılır. Davanın kabulü hâlinde mevcut tapu kaydı iptal edilerek hak sahibi adına yeni tescil yapılması amaçlanır. Burada uyuşmazlığın merkezinde doğrudan mülkiyet hakkı ve tapu kaydının doğruluğu bulunur.
Tasarrufun iptali davasında ise alacaklı kural olarak taşınmazın mülkiyetini kendisi için istemez. İcra ve İflas Kanunu'nun 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen bu davanın amacı, borçlunun alacaklıdan mal kaçırmak veya tahsili güçleştirmek sonucunu doğuran belirli tasarruflarının alacaklı bakımından etkisiz hâle getirilmesidir.
Bu fark davanın sonucunda açık biçimde görülür. Tasarrufun iptali davasını kazanan alacaklıya taşınmazın tapusu verilmez. Tapu kaydı üçüncü kişi üzerinde kalabilir. Buna rağmen alacaklı, hükmün kapsamına göre taşınmazı borçlunun malıymış gibi haczettirip cebri icra yoluyla sattırarak kendi alacağını tahsil etme imkânı elde edebilir.
Örneğin borçlu, alacaklı hakkında icra takibi başlatılacağını öğrendiğinde tek evini kardeşine gerçekten satmış olabilir. Mülkiyetin kardeşe geçmesi tarafların gerçek iradesine dayanıyorsa ve tapu devrinin kendisi geçerliyse, yalnız alacaklıdan mal kaçırma amacı bulunduğu iddiası tapu kaydının mutlaka geçersiz olduğu anlamına gelmez. Şartları varsa burada tasarrufun iptali hükümleri gündeme gelir.
Buna karşılık tapudaki satış gerçekte hiç yapılmamışsa başka bir hukuki sorun ortaya çıkar. Borçlu ve üçüncü kişi, taşınmazı gerçekten devretme iradesine sahip olmadıkları hâlde alacaklılardan mal kaçırmak amacıyla görünürde satış yapmış olabilirler. Bu durumda muvazaa hükümleri tartışılabilir.
Tam da bu noktada tapu iptali, muvazaa ve tasarrufun iptali kavramlarının birbirine karıştırılmaması gerekir. “Mal kaçırma” hukuken tek başına bir dava adı değildir. Aynı günlük ifade altında farklı hukuki olaylar bulunabilir. Açılacak dava, devir işleminin gerçekte var olup olmadığına ve alacaklının hangi hukuki sonucu elde etmek istediğine göre belirlenir.
Alacaklının mülkiyet hakkı bulunmayan bir taşınmaz için sırf borçlusunun geçmişte malik olması nedeniyle klasik anlamda tapu iptal ve kendi adına tescil istemesi mümkün değildir. Alacaklı taşınmazın sahibi değildir; onun hukuken korunmak istenen hakkı alacağını tahsil edebilme imkânıdır. Tasarrufun iptali davasının yapısı da bu ihtiyaca göre kurulmuştur.
Tasarrufun iptali yoluna başvurulacaksa davanın kendine özgü şartları bulunur. Alacağın niteliği ve doğum tarihi, borçlu hakkında yürütülen takip, tahsil edilememe durumu ve aciz belgesi önem taşır. Ayrıca iptali istenen işlemin İcra ve İflas Kanunu'nda düzenlenen iptal sebeplerinden birinin kapsamına girmesi gerekir.
Devir işleminin bağışlama olması, malın gerçek değerine göre çok düşük bir karşılık alınması, kanunda özel olarak belirtilen yakın kişiler arasında gerçekleştirilmesi veya alacaklılara zarar verme kastına ilişkin şartların bulunması farklı iptal sebeplerini gündeme getirebilir. Aynı “mal kaçırma” iddiasının altında hukuken farklı değerlendirmeler bulunmasının nedeni budur.
Tasarrufun iptali davasında süre konusu da özel önem taşır. İcra ve İflas Kanunu'nun 284. maddesinde iptal davası hakkı için tasarruf tarihinden itibaren beş yıllık hak düşürücü süre öngörülmüştür. Bunun yanında dayanılan iptal sebebinin kendisine özgü zaman şartlarının da incelenmesi gerekir.
Muvazaaya dayanan bir uyuşmazlık ise İİK 277 ve devamındaki tasarrufun iptali davasıyla aynı şartlara tabi değildir. İspat konusu, dava şartları ve süre değerlendirmesi farklılaşır. Bu yüzden yalnız devir tarihine bakılarak “tasarrufun iptali süresi geçti, artık hiçbir dava açılamaz” veya tersine “muvazaa varsa her zaman dava açılır” biçiminde kategorik sonuçlara varılmamalıdır.
Davalıların kim olacağı da seçilen hukuki yola göre önem kazanır. Tasarrufun iptali davasında borçlu ve borçluyla işlem yapan üçüncü kişinin konumu İİK hükümlerine göre belirlenirken, taşınmaz daha sonra başka kişilere devredilmişse sonraki devralanların iyi niyeti ve işlemin niteliği ayrıca incelenebilir.
Bir diğer önemli ayrım, alacak miktarı ile taşınmazın değeri arasındadır. Alacaklı tasarrufun iptali davasıyla üçüncü kişinin malvarlığını genel olarak kendisine geçirme hakkı kazanmaz. Sağlanan cebri icra imkânı alacağın ve fer'ilerinin tahsiline hizmet eder. Taşınmazın değerinin borçtan çok daha yüksek olması, alacaklıya taşınmazın tamamının ekonomik değerini sahiplenme hakkı vermez.
Dava türünün yanlış belirlenmesi ciddi usul ve süre sorunlarına yol açabilir. Çünkü tapu iptal ve tescil davası ile tasarrufun iptali davasının konusu, şartları ve doğurduğu hüküm birbirinden farklıdır. Dilekçede kullanılan “mal kaçırma” ifadesinden önce, tarafların gerçek iradesinin ve istenen hukuki sonucun belirlenmesi gerekir.
Bu ayrım üç soruyla daha kolay kurulabilir: Borçlu taşınmazı gerçekten devretmek istedi mi? Tapu kaydının kendisi mi hukuken sakat, yoksa geçerli bir devir alacaklının tahsilini mi engelliyor? Alacaklı mülkiyet kaydının düzeltilmesini mi, yoksa o taşınmaz üzerinde cebri icra yapabilmeyi mi amaçlıyor? Bu soruların cevapları, “mal kaçırma” olarak tarif edilen olayda tapu iptal ve tescil hükümlerinin mi, muvazaanın mı yoksa tasarrufun iptali hükümlerinin mi uygulanacağının belirlenmesinde esas alınır.