Tasarrufun İptali Davasında Üçüncü Kişinin İyi Niyeti Önemli midir?
Bir kişi satın aldığı evin satıcısının borçlu olduğunu sonradan öğrenebilir. Satış sırasında icra dosyasından haberi olmadığını, bedeli tamamen ödediğini ve sıradan bir alıcı olarak hareket ettiğini söyleyebilir. Böyle bir durumda akla gelen ilk soru, “Ben borçlardan habersizsem tasarrufun iptali davası bana karşı nasıl açılabilir?” olur. Bu sorunun tek bir cevabı yoktur; çünkü üçüncü kişinin iyi niyetinin önemi, tasarrufun hangi hukuki sebeple iptal edilmek istendiğine göre değişir.
İcra ve İflas Kanunu'nun 277 ve devamı maddelerinde tek tip bir iptal sebebi düzenlenmemiştir. Bağışlamalar ve bağışlama gibi kabul edilen işlemler, borçlunun aciz hâlinde yaptığı bazı tasarruflar ve alacaklılara zarar verme kastıyla gerçekleştirilen işlemler farklı hükümlere tabidir. Üçüncü kişinin bilgisi ve iyi niyeti de bu sebeplerin tamamında aynı ağırlığa sahip değildir.
Bu ayrım özellikle İİK 280 bakımından belirgindir. Borçlunun malvarlığının borçlarına yetmediği ve alacaklılarına zarar verme kastıyla yaptığı işlemlerde, işlemden yararlanan kişinin borçlunun mali durumunu ve zarar verme kastını bildiği veya bilmesini gerektiren açık emarelerin bulunduğu hâller önem taşır. Böyle bir uyuşmazlıkta üçüncü kişinin borçluyla ilişkisi ve işlemin gerçekleşme biçimi doğrudan inceleme konusu olur.
“Bilmiyordum” demek ise tek başına iyi niyetin kanıtı değildir. Hukuki değerlendirme yalnız kişinin kendi beyanına göre yapılmaz. Satış fiyatı, ödeme şekli, tarafların birbirini tanıyıp tanımadığı, borçlunun ekonomik durumunun dışarıdan anlaşılabilir olup olmadığı ve işlem sırasındaki olağan dışı koşullar birlikte ele alınabilir.
Örneğin piyasa değerine yakın bedelle satışa çıkarılmış bir taşınmazı emlakçı aracılığıyla bulan, bedeli banka üzerinden ödeyen ve borçluyla daha önce ilişkisi bulunmayan bir alıcının durumu ile borçlunun yakın çevresindeki bir kişinin çok düşük bedelle yaptığı devir aynı değildir. İyi niyet değerlendirmesinde işlemin ekonomik ve sosyal bağlamı önem kazanır.
Akrabalık da burada dikkate alınabilecek unsurlardan biridir. Ancak yalnız akraba olmak her uyuşmazlıkta otomatik olarak kötü niyetli olmak anlamına gelmez. Öte yandan yakın aile veya ticari ilişki, üçüncü kişinin borçlunun mali durumunu bilip bilmediği değerlendirilirken diğer delillerle birlikte önem taşıyabilir.
Tasarrufun bedelsiz olması ise farklı bir hukuki zemine götürebilir. Borçlu taşınmazını bir kişiye bağışlamışsa, İİK 278'deki bağışlama ve ivazsız tasarruflara ilişkin hükümler gündeme gelir. Bu tür işlemlerde “Ben borçlunun borçlarını bilmiyordum” savunması, İİK 280 kapsamında zarar verme kastına dayalı bir işlemdeki iyi niyet tartışmasıyla aynı hukuki işleve sahip değildir.
Benzer şekilde borçlunun verdiği mala karşılık çok düşük bir bedel aldığı bazı işlemler de kanun tarafından bağışlama gibi değerlendirilebilir. Böyle bir durumda uyuşmazlığın yalnız üçüncü kişinin psikolojik bilgisine indirgenmesi doğru olmaz. Önce hangi iptal sebebinin gerçekleştiği belirlenmelidir.
İyi niyet tartışması, malın birden fazla kez el değiştirdiği durumlarda daha da önem kazanır. Borçludan malı alan ilk kişi daha sonra taşınmazı başka birine satmış olabilir. İcra ve İflas Kanunu'nun 283. maddesi, iptal davasının kötü niyetli üçüncü kişilere karşı da ileri sürülebilmesine ilişkin düzenlemeler içerirken iyi niyetli üçüncü kişilerin haklarının korunacağını da kabul eder.
Örneğin borçlu evini mal kaçırmak amacıyla yakın arkadaşına devretmiş, arkadaş da bir süre sonra taşınmazı borçluyla hiçbir ilişkisi bulunmayan ve gerçek bedelini ödeyen bir kişiye satmış olabilir. Son alıcının hukuki durumu, ilk devralan kişinin durumuyla aynı şekilde değerlendirilmeyebilir. Devir zincirindeki her kişinin işlemi ayrı ayrı incelenmelidir.
Tapu siciline güven meselesi de bu noktada önem kazanabilir. Bir taşınmaz satın alan kişinin tapu kaydında borçlunun kişisel borçlarının tamamını görmesi mümkün değildir. Tapuda haciz veya ihtiyati haciz bulunmaması, alıcı açısından önemli olmakla birlikte her tasarrufun iptali ihtimalini mutlak biçimde ortadan kaldırmaz. Çünkü tasarrufun iptali, devirden önce sicile işlenmiş bir haczin varlığına bağlı değildir.
Buna karşılık tapuda açık bir haciz, ihtiyati haciz veya başka bir takyidat bulunuyorsa alıcının bu kayıtlardan habersiz olduğunu ileri sürmesi farklı değerlendirilir. Sicilde görülebilen kayıtlarla borçlunun sicile yansımayan genel mali durumu birbirinden ayrılmalıdır.
Üçüncü kişinin ödediği bedel de iyi niyet incelemesinde önemli bir göstergedir. Gerçek piyasa değerine yakın bir ödeme yapılması alıcı lehine bir olgu olabilir; ancak tek başına kesin sonuç doğurmaz. Aynı şekilde düşük bedel her olayda otomatik kötü niyet anlamına gelmez. Taşınmazın üzerindeki ipotekler, fiziksel durumu, kullanım kısıtlamaları veya satışın aciliyeti fiyatı etkileyebilir.
Borçlunun satıştan sonra taşınmazı kullanmaya devam etmesi, satış bedelinin borçluya ulaşmaması, alıcının ödeme gücünün bulunmaması veya kısa süre içinde peş peşe devirler yapılması da işlemin gerçek ekonomik yapısının araştırılmasına neden olabilir. Bu olgular tek başlarına kesin hüküm oluşturmaz; birbirleriyle bağlantıları önemlidir.
Tasarrufun iptali davasında “iyi niyetliyim” savunmasının değerlendirilmesinden önce alacaklının davasının diğer şartlarının da bulunması gerekir. Alacağın doğum tarihi, takip ve aciz koşulları, tasarruf tarihi, dayanılan iptal sebebi ve kanundaki süreler yine incelenir. Üçüncü kişinin iyi niyeti, eksik olan diğer dava şartlarını tamamlayan veya tek başına davayı sona erdiren genel bir kavram değildir.
Bu nedenle tasarrufun iptali dosyasında üçüncü kişinin iyi niyetini değerlendirirken ilk soru “Alıcı borcu biliyor muydu?” olmamalıdır. Önce hangi iptal sebebine dayanıldığı belirlenmeli; ardından o iptal sebebinde üçüncü kişinin bilgisinin hukuken hangi öneme sahip olduğu incelenmelidir. Özellikle malın sonraki kişilere devredildiği durumlarda iyi niyet, alacaklının doğrudan mala ulaşabilip ulaşamayacağını belirleyen temel konulardan biri hâline gelebilir.