İflas Yoluyla Takip Nedir?
Bir şirketten veya tacirden para alacağı bulunan alacaklının önünde her zaman yalnız haciz yoluyla takip seçeneği bulunmaz. Borçlu iflasa tabi kişilerden biriyse ve kanuni şartlar mevcutsa alacaklı iflas yoluyla takip başlatabilir. Bu yolun hedefi yalnız belirli bir malın haczedilip satılması değil, sürecin devamında borçlunun iflasına karar verilmesini ve malvarlığının bütün alacaklılar için topluca tasfiye edilmesini sağlamaktır.
Bu özelliği nedeniyle iflas yoluyla takip, sıradan bir tahsil yöntemi olarak görülmemelidir. Haciz takibinde alacaklı borçlunun banka hesabına, aracına, taşınmazına veya başka bir malvarlığı değerine yönelirken; iflas sürecinin sonunda verilen iflas kararı borçlunun bütün haczedilebilir malvarlığını etkileyen sonuçlar doğurur.
İflas yolunun kullanılabilmesi için önce borçlunun iflasa tabi olup olmadığı belirlenmelidir. Tacirler, ticaret şirketleri, tacirler hakkındaki hükümlere tabi olanlar ve özel kanun gereğince iflasa tabi tutulan kişiler bakımından bu yol gündeme gelebilir.
Örneğin bir limited şirketin tedarikçisine olan para borcunu ödememesi hâlinde şartları varsa şirket hakkında iflas yoluyla takip düşünülebilir. Buna karşılık tacir olmayan bir tüketicinin kredi borcu için aynı yol sırf borç yüksek olduğu için kullanılamaz.
İflas yoluyla takipte de süreç icra dairesindeki takip talebiyle başlayabilir. Borçluya iflas ödeme emri gönderilir. Ancak bu ödeme emri, haciz yoluyla adi takipte gönderilen ödeme emriyle aynı hukuki sonuçlara sahip değildir.
Genel iflas yoluyla takipte borçluya gönderilen ödeme emrinde borcun ve takip giderlerinin yedi gün içinde ödenmesi, borca ilişkin itiraz varsa bunun aynı süre içinde bildirilmesi ve borç ödenmediği takdirde alacaklının ticaret mahkemesinden iflas isteyebileceği ihtar edilir.
Bu yedi günlük süre borçlu açısından kritik önemdedir. Borçlu borcun bulunmadığını, ödendiğini, zamanaşımına uğradığını veya başka bir itirazının bulunduğunu düşünüyorsa sürenin geçirilmesi ilerleyen aşamayı doğrudan etkileyebilir.
Borçlunun süresinde itiraz etmesi takibin icra dairesindeki ilerleyişini etkiler. Ancak iflas hukukunda uyuşmazlığın sonraki aşaması haciz yoluyla takipten farklıdır. Alacaklı, kanundaki şartlar altında ticaret mahkemesine başvurarak borçlunun itirazının kaldırılmasını ve iflasına karar verilmesini isteyebilir.
Buradaki “itirazın kaldırılması” ifadesi, ilamsız haciz takibindeki icra mahkemesinde görülen itirazın kaldırılması mekanizmasıyla karıştırılmamalıdır. İflas talebini inceleyen mahkeme asliye ticaret mahkemesidir ve alacağın varlığına ilişkin incelemenin kapsamı da bu yola özgüdür.
Borçlu ödeme emrine itiraz etmez fakat borcu da ödemezse, alacaklı yine doğrudan icra dairesinden “iflas kararı” alamaz. İflasa karar verme yetkisi mahkemeye aittir. Alacaklının kanunda öngörülen süre ve usule uygun şekilde iflas talebini mahkemeye taşıması gerekir.
İflas davası, yalnız alacaklı ile borçlu arasında kapalı biçimde yürüyen sıradan bir alacak davası gibi sonuç doğurmaz. İflas kararı diğer alacaklıları da etkileyeceği için kanun, iflas talebinin ilanı ve diğer alacaklıların sürece ilişkin hakları konusunda özel düzenlemeler içerir.
Mahkeme borcun ödenip ödenmediğini ve iflas koşullarını değerlendirdikten sonra borçluya ödeme imkânı tanıyan depo kararı aşamasına geçebilir. Mahkemenin belirlediği borç ve fer'ilerinin verilen süre içinde mahkeme veznesine depo edilmesi iflasın önlenmesi bakımından belirleyici olabilir.
Burada önemli bir ayrım vardır: İflas takibinin başlatılmış olması, şirketin o anda iflas ettiği anlamına gelmez. Hatta hakkında iflas davası açılmış olması dahi tek başına şirketi “müflis” hâline getirmez.
Borçlu ancak mahkemenin iflas kararıyla müflis sıfatını kazanır. Kararda iflasın açıldığı tarih ve saat belirtilir ve iflasın hukuki sonuçları bu andan itibaren doğmaya başlar.
Alacaklı bakımından takip yolunun seçimi de stratejik önem taşır. Haciz yoluyla takip, alacaklının kendi alacağını borçlunun belirli malvarlığından tahsil etmesine yöneliktir. İflas ise borçlunun bütün haczedilebilir malvarlığını toplu tasfiyeye sokabilir ve başka alacaklıların da sürece katılmasına yol açar.
Bu yüzden iflas takibi başlatmak her durumda haciz takibinden daha avantajlı değildir. Borçlunun mali yapısı, diğer alacaklıların sayısı, rehinli borçlar, malvarlığının miktarı ve tahsil ihtimali birlikte değerlendirilmelidir.
Örneğin alacaklının borçlu şirkete ait kolayca haczedilebilecek ve alacağı karşılayacak bir banka hesabını bilmesi hâlinde bireysel haciz takibi farklı bir tahsil perspektifi sunabilir. Buna karşılık şirketin çok sayıda alacaklısının bulunması ve ödeme düzeninin ciddi biçimde bozulması, iflas yolunun sonuçlarını daha önemli hâle getirebilir.
Alacağın rehinle güvence altına alınmış olması hâlinde ise önce rehne başvurma kuralı ayrıca değerlendirilmelidir. Rehinli alacaklının doğrudan iflas yoluna başvurabileceği varsayımı her dosyada doğru değildir; İcra ve İflas Kanunu'ndaki kural ve istisnalar dikkate alınmalıdır.
İflas yoluyla takip ile doğrudan doğruya iflas talebi de birbirinden farklıdır. Kanunun açıkça izin verdiği bazı durumlarda alacaklı önceden iflas takibi yapmadan doğrudan mahkemeden iflas isteyebilir. Genel kural çerçevesindeki takipli iflasta ise icra dairesindeki takip aşaması sürecin önemli parçasıdır.
İflas ödeme emri alan borçlu açısından yapılacak ilk iş belgenin yalnız miktarına bakmak değildir. Takibin türü, tebliğ tarihi, alacaklının dayandığı borç ilişkisi ve borçlunun gerçekten iflasa tabi olup olmadığı birlikte incelenmelidir.
Alacaklı açısından da iflas ödeme emrinin kesinleşmesini bekleyip dosyayı süresiz bırakmak mümkün değildir. İflas talebinin mahkemeye taşınması bakımından kanuni sürelerin ayrıca izlenmesi gerekir.
İflas yoluyla takip, icra dairesinde başlayan fakat hedefi mahkemenin vereceği iflas kararına ulaşan iki aşamalı bir yapı gösterir. İlk aşamada borçluya ödeme ve itiraz imkânı tanınır; uyuşmazlık devam ederse ikinci aşamada asliye ticaret mahkemesi devreye girer.
Bu takip yolunu diğer icra yöntemlerinden ayıran nokta da burada ortaya çıkar. Alacaklı artık yalnız kendi dosyasındaki borcu tahsil etmeye çalışmamakta, şartları oluştuğunda borçlunun bütün haczedilebilir malvarlığını ilgilendiren toplu tasfiye sürecinin açılmasını talep etmektedir. Bu kadar geniş sonuç doğuran bir yolun seçilmesi, borcun varlığı kadar borçlunun hukuki statüsünün ve mali yapısının da baştan doğru değerlendirilmesini gerektirir.