Borca Batık Şirket İflas Başvurusu Yapmak Zorunda mıdır?
Bir sermaye şirketinin mali durumunun bozulduğunu fark eden yöneticiler açısından en zor sorulardan biri, hangi noktada artık yalnız ticari tedbir almakla yetinilemeyeceğidir. Şirketin borca batık olduğunun anlaşılması, yönetim organı bakımından kanunun öngördüğü yükümlülükleri gündeme getirir. Konu, şirket yönetiminin isterse kullanabileceği sıradan bir “iflas seçeneği” değildir.
Anonim şirketlerde Türk Ticaret Kanunu'nun 376. maddesi bu konuda temel düzenlemeyi içerir. Şirketin borca batık durumda bulunduğu şüphesini uyandıran işaretler varsa yönetim kurulunun şirketin gerçek mali durumunu ortaya koyacak değerlendirmeyi yaptırması gerekir.
Borca batıklık şüphesi ile borca batıklığın tespiti aynı şey değildir. Şirketin satışlarının düşmesi, bankaların kredi limitlerini azaltması, vergi borçlarının birikmesi veya icra takiplerinin başlaması ciddi uyarı işaretleri olabilir; fakat bunların herhangi biri tek başına şirketin hukuken borca batık olduğunu kesin olarak göstermez.
Kanunun öngördüğü mali değerlendirme sonucunda şirket aktiflerinin alacaklıların alacaklarını karşılamaya yetmediğinin anlaşılması hâlinde ise mesele farklı bir aşamaya geçer. Yönetim kurulunun, kanundaki istisnai durumlar bulunmadıkça, şirket merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesine bildirimde bulunarak şirketin iflasını istemesi gerekir.
Buradaki yükümlülük şirket ortaklarından çok yönetim organıyla ilgilidir. Anonim şirkette yönetim kurulu, limited şirkette ise ilgili hükümler çerçevesinde müdür veya müdürler mali durumun izlenmesinde ve gerekli işlemlerin yapılmasında sorumluluk taşır.
Şirket ortaklarının genel kurulda “iflas başvurusu yapılmasın” şeklinde karar alması, yönetim organının kanundan doğan yükümlülüğünü ortadan kaldıran bir çözüm değildir. Yönetim organının görevleri şirket ortaklarının ekonomik tercihlerinden bağımsız olarak kanuna uygun biçimde yerine getirilmelidir.
Borca batıklık tespit edildiğinde şirketin aynı gün faaliyetlerini tamamen durdurması gerektiği şeklinde genel bir kuraldan da söz edilemez. Ancak yöneticilerin şirketin durumunu görmezden gelerek yeni borçlar üstlenmeye devam etmeleri, alacaklıların durumunu daha da ağırlaştırabilecek işlemler yapmaları veya kanuni yükümlülükleri geciktirmeleri farklı sorumluluk tartışmalarına yol açabilir.
Kanun, borca batık olduğu anlaşılan her şirketin hiçbir alternatif değerlendirilmeden mutlaka iflas ettirilmesini amaçlayan katı bir sistem de kurmamıştır. Özellikle şirket alacaklılarından bazılarının alacaklarını diğer bütün alacaklıların sırasından sonraya koymayı kabul etmeleri ve kanunun aradığı diğer koşulların gerçekleşmesi hâlinde mahkemeye başvuru yükümlülüğü bakımından farklı bir sonuç ortaya çıkabilir.
Burada kullanılan sıradan çekilme mekanizması basit bir “borcu sonra öderiz” anlaşması değildir. Alacaklının şirket karşısındaki alacağının diğer alacaklılara göre hukuki konumunu değiştiren ve kanunun öngördüğü şekil ile kapsam şartlarına tabi bir işlemdir.
Örneğin şirket ortağının şirkete daha önce verdiği önemli miktardaki borcu diğer bütün alacaklıların arkasına koymayı kabul etmesi, şirketin borca batıklık hesabı ve mahkemeye başvuru yükümlülüğü bakımından etkili olabilir. Fakat bunun geçerli ve yeterli olup olmadığı yalnız tarafların kendi aralarında “bu borcu şimdilik istemiyoruz” demeleriyle belirlenmez.
Şirketin mali durumunu iyileştirecek sermaye artırımı da değerlendirilebilir. Ortakların şirkete yeni kaynak koyması, bazı varlıkların gerçek değerlerinin ortaya çıkarılması, borçların yeniden yapılandırılması veya işletmenin finansal yapısının güçlendirilmesi borca batıklığı ortadan kaldırabilir.
Ancak henüz gerçekleşmemiş bir yatırım planı veya “önümüzdeki ay sermaye bulacağız” beklentisi, mevcut borca batıklığı kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Yönetim organı gelecekte gerçekleşmesi muhtemel gelişmelerle mevcut hukuki yükümlülükleri birbirinden ayırmalıdır.
Aynı şekilde şirketin önemli bir dava alacağı bulunması da tek başına tabloyu çözmez. Bu alacağın varlığı, tahsil kabiliyeti ve değeri gerçekçi biçimde değerlendirilmelidir. Mali tablonun yalnız şirketi iflastan uzak gösterecek varsayımlarla hazırlanması, borca batıklık incelemesinin amacına aykırı olur.
Limited şirketler bakımından da “biz anonim şirket değiliz, TTK 376 bizi ilgilendirmez” düşüncesi doğru değildir. Türk Ticaret Kanunu limited şirketlerde sermayenin kaybı ve borca batıklık konusunda anonim şirket hükümlerine atıf yapmaktadır. Bu nedenle limited şirket müdürlerinin de şirketin mali durumunu yakından izlemesi gerekir.
Borca batıklık hâlinde mahkemeye başvurunun yapılması, mahkemenin hiçbir inceleme yapmadan aynı gün iflas kararı vereceği anlamına gelmez. Mahkeme şirketin mali durumunu ve kanuni şartları değerlendirir. Gerektiğinde bilirkişi incelemesi yapılabilir ve şirketin gerçekten borca batık olup olmadığı yargısal denetime tabi tutulur.
Şirketin konkordato imkânının bulunması da ayrıca değerlendirilebilir. Borçlarını belirli bir vadede veya belirli oranda ödeyerek faaliyetini sürdürme ihtimali bulunan şirketler bakımından konkordato, şartları varsa tasfiyeye alternatif bir yeniden yapılandırma aracı olabilir. Fakat yalnız konkordato düşünülüyor olması, borca batıklığa ilişkin yönetim yükümlülüklerinin yok sayılabileceği anlamına gelmez.
Yönetim organının zamanında hareket etmemesinin sonuçları yalnız şirket açısından düşünülmemelidir. Borca batıklık derinleşirken şirketin yeni borçlar üstlenmesi, malvarlığının azalması veya bazı alacaklıların diğerlerinin aleyhine olacak biçimde kayrılması yöneticilerin hukuki sorumluluğunu gündeme getirebilir. Olayın özelliklerine göre farklı hukuki ve hatta cezai sorumluluk hükümleri ayrıca değerlendirilebilir.
Yönetim kurulu üyesinin “şirketin finansını muhasebeci takip ediyordu” demesi de görevlerin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. Mali müşavir, finans yöneticisi veya bağımsız denetçi şirketin mali durumunun belirlenmesine katkı sağlayabilir; ancak yönetim organına kanunla verilen görevlerin kime ait olduğu ayrıca değerlendirilir.
Şirketin yalnız özkaynak kaybı yaşaması ile borca batık hâle gelmesi de ayrılmalıdır. Sermayenin belirli oranlarda kaybı Türk Ticaret Kanunu'nda genel kurulun toplantıya çağrılması ve belirli tedbirlerin değerlendirilmesi gibi başka mekanizmalar doğurur. Borca batıklık ise daha ağır bir mali durumu ifade eder ve mahkemeye bildirim boyutunu gündeme getirir.
Borca batık şirket açısından asıl mesele “iflas etmek istiyor muyuz?” sorusu değildir. Kanun, şirket malvarlığının artık alacaklıların alacaklarını karşılamadığı bir noktada yöneticilerin yalnız ortakların menfaatlerini değil, alacaklıların korunmasını da gözetmesini ister.
Bu yüzden borca batıklık tespit edildiğinde yapılacak ilk iş şirketi hemen tasfiye etmeye karar vermek olmadığı gibi, durumu aylarca görmezden gelmek de değildir. Gerçek mali tablo belirlenmeli, kanunun kabul ettiği iyileştirici veya sıradan çekilme imkânlarının bulunup bulunmadığı incelenmeli ve bunlar yeterli değilse yönetim organı mahkemeye başvuru yükümlülüğünü yerine getirmelidir. Borca batıklık aşamasında zaman, yalnız ticari bir maliyet değil, yöneticilerin hukuki sorumluluğunu da etkileyebilecek bir unsurdur.