İflasta Kamu Alacaklarının Önceliği Var mıdır?
Bir şirketin iflasında vergi dairesi, SGK, bankalar, çalışanlar, tedarikçiler ve diğer alacaklılar aynı malvarlığından tahsilat bekleyebilir. Bu tabloda sık karşılaşılan düşünce, “Devlet alacağı varsa önce devlet parasını alır” şeklindedir. İflas hukukunda ise kamu alacağının varlığı tek başına bütün özel alacakların önüne geçmek için yeterli değildir.
Kamu alacağının hangi sırada karşılanacağı belirlenirken alacağın türü, varsa rehinli mal ile bağlantısı, özel kanunlardaki hükümler ve İcra ve İflas Kanunu'ndaki sıra sistemi birlikte değerlendirilir.
Bu sebeple “vergi borcu her zaman birinci sıradadır” şeklindeki genel ifade doğru değildir.
İflas tasfiyesinde önce masaya giren malvarlığı belirlenir. Satışlar gerçekleştirilir, tasfiye giderleri ve özel hukuki statüye sahip alacaklar dikkate alınır; ardından alacakların kanuni sırasına göre dağıtım yapılır.
İcra ve İflas Kanunu'nun 206. maddesi, adi ve rehinle temin edilmemiş alacakların hangi sıra içinde karşılanacağını düzenler.
Kanun bazı alacaklara açık biçimde imtiyaz tanımıştır. İşçilerin belirli ücret ve tazminat alacakları ile kanundaki koşulları taşıyan nafaka alacakları bunların en bilinen örnekleridir.
Kamu alacaklarının ise yalnız kamuya ait olmaları sebebiyle bütün bu alacakların önünde bulunduğu söylenemez.
Örneğin şirketin ödenmemiş kurumlar vergisi borcu ile kanunun birinci sırada imtiyaz tanıdığı işçi alacağı aynı iflas dosyasında bulunabilir. “Vergi devlet alacağıdır, işçiden önce ödenir” şeklinde otomatik bir sıralama yapılması iflas hukukunun sistemini göz ardı eder.
Bununla birlikte kamu alacaklarının özel kanunlardan kaynaklanan imtiyazları bulunabilir.
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun başta olmak üzere ilgili mevzuat, belirli kamu alacakları bakımından özel hükümler içerir.
Özellikle bir malın aynından doğan kamu alacakları önemlidir.
Bir taşınmaza ilişkin emlak vergisi veya taşınır mala doğrudan bağlı belirli vergi ve resimler bakımından, kamu alacağının o malın satış bedeli üzerindeki hukuki konumu sıradan bir vergi borcundan farklı olabilir.
Buradaki mantık, kamu alacağının yalnız borçlunun genel borcu olmasından değil, satılan malın kendisiyle hukuki bağlantısından kaynaklanır.
İpotekli mallarda konu daha da dikkatli incelenmelidir.
Bir şirketin fabrikası üzerinde banka lehine ipotek bulunduğunu ve aynı şirketin yüksek miktarda vergi borcu olduğunu düşünelim.
Şirketin vergi borcu bulunması, bankanın geçerli ipoteğinin her durumda yok sayılacağı ve satış bedelinin önce bütünüyle vergi dairesine verileceği anlamına gelmez.
Rehinli alacakların satış bedeli üzerindeki önceliği iflas hukukunda özel olarak korunur.
Ancak kamu alacağının satılan malın aynından doğması veya kanunun özel bir öncelik tanıması hâlinde sonuç değişebilir. Bu nedenle ipotekli bir taşınmazın satış bedelinin nasıl paylaşılacağı yalnız “ipotek önce kurulmuştu” veya “devlet alacağı var” cümlelerinden biriyle çözülemez.
Kamu alacaklarında haciz tarihi de bazı uyuşmazlıklarda önem kazanabilir.
İflastan önce vergi dairesi tarafından haciz uygulanmış olabilir. Aynı mal üzerinde özel alacaklının haczi veya rehni de bulunabilir.
Ancak haciz, rehin ve iflas sırası aynı hukuki kavram değildir.
Bir kamu kurumunun iflastan önce mala haciz koymuş olması ile belirli mal üzerinde kanundan kaynaklanan özel imtiyaza sahip olması birbirinden ayrılmalıdır.
İflas açıldığında bireysel haciz yarışının yerini toplu tasfiye alır. Önceden konulmuş hacizlerin sonucu da iflas hükümleri çerçevesinde değerlendirilir.
SGK alacakları bakımından da yalnız “kamu borcudur” denilerek sonuca gidilmemelidir.
Prim, idari para cezası veya diğer sosyal güvenlik alacaklarının hangi hukuki düzenlemeye tabi olduğu ve iflas içindeki sırası ilgili mevzuatla birlikte incelenmelidir.
Kamu alacağının türü belirlenmeden yalnız alacaklı kurumun adına bakılarak sıra tespiti yapılması hatalı olabilir.
Sıra cetveli bu tartışmaların somutlaştığı temel belgedir.
İflas idaresi, masaya bildirilen ve kabul edilen alacakları hukuki niteliklerine göre sıra cetveline yerleştirir. Vergi dairesinin, SGK'nın, işçilerin, bankaların ve ticari alacaklıların talepleri burada belirli bir sıraya bağlanır.
Bir alacaklı kamu alacağının yanlış sıraya yazıldığını düşünüyorsa veya kamu kurumu kendi alacağının kanuni imtiyazının dikkate alınmadığını ileri sürüyorsa, sıra cetveline karşı başvurulabilecek hukuki yollar gündeme gelir.
Sıra cetvelindeki birkaç basamaklık fark, malvarlığı borçların tamamını karşılamıyorsa tahsilat açısından çok büyük sonuç doğurabilir.
Örneğin iflas masasının dağıtılabilir 20 milyon TL'si, toplam kabul edilmiş alacağın ise 70 milyon TL olduğunu düşünelim. Böyle bir dosyada alacağın hangi sırada bulunduğu teorik bir sınıflandırma değildir; alacaklının para alıp alamayacağını doğrudan belirleyebilir.
Kamu alacakları bakımından 6183 sayılı Kanun ile İcra ve İflas Kanunu'nun birlikte okunması bu sebeple önemlidir.
Bir düzenleme kamu alacağının tahsil usulünü belirlerken diğeri toplu iflas tasfiyesinin sıra sistemini kurar. Özel kanunlarda belirli alacaklara tanınmış imtiyazlar da bu tabloya dahil olur.
Ayrıca kamu kurumunun alacaklı olması, iflas masasındaki bütün malların doğrudan kamuya ait hâle geldiği anlamına gelmez. İflas tasfiyesi bütün alacaklıların hukuki konumlarını belirleyen kolektif bir süreçtir.
Devlet de alacağını bu sistem içindeki hukuki statüsüne göre ileri sürer.
İflasta kamu alacaklarının değerlendirilmesinde doğru soru “Devlet mi, özel alacaklı mı önce gelir?” değildir. Asıl mesele hangi kamu alacağının, hangi mal veya satış bedeli üzerinde, hangi kanuni imtiyaza dayanarak ve hangi sırada yer aldığıdır.
Vergi borcunun yalnız kamu borcu olması ona sınırsız bir üstünlük sağlamaz; fakat kanunun belirli kamu alacaklarına tanıdığı özel öncelikler de göz ardı edilemez. İflas masasındaki gerçek sıra, alacaklının kimliğinden çok alacağın hukuki niteliği üzerinden kurulur.